26 Kasım, 2005
Salı, Kasım 29th, 2005
Hayatımız boyu devam edecek serüvenimize ilk adımımızı 26 Kasım 2005, 19:00′da Mersin’de attık.

Hayatımız boyu devam edecek serüvenimize ilk adımımızı 26 Kasım 2005, 19:00′da Mersin’de attık.
Yine bir anketimsi ve yine sobelendim, bu sefer de Bizim Pastane’nin Zinnur’u tarafından. Onun bu sorulara cevaplarını okurken yazdıklarıın benim verebileceklerime ne kadar da benzer olduğunu farkettim. Neredeyse her dakika internette, gerekmese bile zaman elinin altında klavye olması… Ama ironiye bakın ki bu soruları cevaplamak genel internet düzenimden bambaşka bir ortamda, kısa süreliğine geldiğim Mersin’de, babamın bilisayarını kullanarak kısmetmiş!
Çok! ABD’deyken, hafta içi, işyerinde çalışma saatlerim içinde doğal olarak internete de bağlıyım. Bu elbette genel çoğunluğun faydalandığı internet nimetlerine o saatlerde erişimim olduğunu söylese de işyerinde olduğum için bu kullanımları zor da olsa minimuma indirmeye çalışıyorum. Akşamları ve genelde hafta sonları erişim olanağım işyerinden farklı değil ama tatillerimde pek aramadığım gibi elden geldiği kadar uzak geçirmeye çalışıyorum.
Kullanmaz olur muyum? İşyerinde bile kullanmamızı teşvik ettikleri yazılımlar var! 12+ sene önce üniversiteyken unix üzerinden kullanılan “talk” programı ile başlayan bu hızlı mesajlaşma yazılımlarından yeni çıkanlar dahi birçoğunu kullanıyorum.
Bilmiyorum! Aktif olarak kullandığım 4 ya da 5 olmalı.
Yok, kısaca “fethiye” diye biliniyorum. :)
Var var. Öyle güzel arkadaşlıklarım oldu ki bunca sene içinde! Bana çok şey kazandıran, unutamayacağım, hayatımı çok etkileyen dostlarımı unutmam mümkün değil.
Özellikle kitaplarımı ( Türkiyeden alacaklarımı bile), ABD içi uçak biletlerimi hep internetten alırım. Kıyafet hiç almadım desem yalan olmaz herhalde: genelde giydiğim markaların bile bedenleri değişebiliyor, hiç güvenemiyorum balıklama bedene göre kıyafet almayı.
Aylar boyunca yüzlerini göremediğim aileme özlemimi kameralar ardından gidermeye çalışmak mümkün olmaz, alışveriş ve adreslerin yolunu bulmak zor olurdu. Eskisi gibi daha çok kitap okurdum. İşim gereği kullanacağım daha çok kitap alırdım, ama öğrenmek istediğim konular çok dinamik olduğundan bu kitapların elime ulaşmasını beklemek dahi azap olurdu.
Bu sorularla hiç alakası yok ama teyzemin soyadının “Sanal” olduğunu söylesem ne dersiniz? Sadece eniştemin ailesinde duydum bu soyadı!
İşte benden bu kadar. Eğer dilerlerse Sarah ve Estelle kardeşlere ve cevaplamak isteyen herkese soruyorum: siz ne kadar sanalsınız?
Unutmadan: Yazdığım gibi bu aralar tatilde olduğum için siteyi de biraz ihmal edeceğim.

Kuru yaz sıcağından sonra ilk yağmurla birlikte hardalotu da çıktı meydana. O kadar sevindim ki pazarda hardalotu, ya da biz Mersinlilerin deyimiyle eşekturbunu görünce hemen iki demet alıverdim. E, ben böyle diyorum ama bu otu ailemden “ruves” diye tanıdım, öyle büyüdüm. Rumca adı mıdır yoksa ağız farkı mıdır, bilemiyorum. O kadar çok severiz ki bu otu, Ankara’daki üniversite yıllarımızda annem ve teyzelerim haşlayıp gönderirlerdi. Ayrı bir tadı olur bu otun, yeri dolmaz benim için. Neyse ki uzak doğulular da çok tüketiyor diye pazarlarda bulmak mümkün! Zaten onlar da olmasa biz ne yapacağız güllaca bile çare buldular.
Giritli kanım bu güzelim, tazecik otları annemden, teyzelerimden gördüğüm yolla, aynen hindiba salatası yapar gibi haşlayıp bol limon ve zeytinyağı ile yememi söylediyse de ben artık her konuda danışmadan edemediğim Tijen’in “Bir Ot Masalı”na değişik bir tarif bulmak üzere başvurdum. İyi ki de öyle yapmışım, böylece ilk risottomu da yapmış afiyetle yemiş oldum.
Kendine özgü buruk, acımsı tadı üzerinde eriyen peynirle çok hoş bir tezat yarattı ve tek beğenen ben olmadığım için bu yemeği kısa süre içinde iki kere yapmak zorunda kaldım.
Tijen’e bu güzelim tarifi için teşekkür ediyorum tekrardan. İzniyle onun kitabından aynen aktarıyorum.
Yapımı:
